Saturday, 21 December 2013

A Wonderful Concert With All Aspects - Cæcilie Norby & Lars Danielsson Duo Concert on December 19th 2013 in Ankara, Turkey.


The idea was as simple as follows in the beginning: Two experienced jazz musicians from Northern Europe would be on the same stage on Thursday night in Ankara, Turkey. Having listened to their many wonderful duo performances before in some albums, experienced some live performances from both and tried to sample some duo videos over internet, I was aware of the fact that the concert has a potential of being a special one. After approximately one and a half hour long duo concert of Lars Danielsson & Cæcilie Norby in Ankara Palace, two encores and minutes long standing ovations showed that it is not just me who has been impressed by the greatness of their eyes to eyes performance and moved to tears while Cæcilie is pushing the limits of singing and Lars is travelling on the edges of double bass and violoncello.

We have listened to a good selection of pieces from Cæcilie Norby's fantastic discography of more than ten albums during the concert. There were arrangements from Blue Note years as well as from last ACT works. All time favorites of Cæcilie Norby, Both Sides Now from Joni Mitchell, with whom Cæcilie has an obvious emotional connection in heart, Life on Mars from the incredible David Bowie, legendary jazz standard of Cole Porter, Love for Sale and the touching masterpiece of Leonard Cohen, Hallelujah were all performed in fantastic duo arrangements, some of which are transformed almost into a totally different composition. Besides, Girl Talk from the very first Blue Note album and the first piece of the album Queen of Bad Excuses, Cuban Cigars was on the set list. From the last two albums from ACT, Ravel's Dead Princess with lyrics of Cæcilie Norby, Wholly Earth of Abbey Lincoln were among the ones played from Arabesque and the incredible song of Barrett Strong & Norman Whitfield, Papa Was a Rolling Stone, Trent Reznor's Hurt were chosen from Silent Ways.



From beginning to end Cæcilie's vocal performance was really one of a kind. It could become soft and strong at the same time and could travel between highs and lows so successfully that people in the audience were looking at each other from time to time like they were trying to say "how can she do that(!)". She has used two microphones one of which was almost flat with very little and short reverb while the other one is 3-4 seconds reverberated. She sometimes used these two together to create a magic sound inside the room like angels were accompanying her. Throughout the concert Cæcilie showed us many different ways to sing. She sang like whispering, she sang like an opera artist, she sounded like a percussion equipment and during her wonderful scat performances she was sometimes like a piano or a synthesizer. I think especially what she did in Love for Sale and Hallelujah were technically perfect and emotionally touching. Using her vocal more like an instrument, she could control the tension and the metronome in the music very well in a good harmony with her long time collaboration Lars. She even played the African instrument called Kalimba during Hurt which looks like an elaborated music box of a child and carries a very organic and strong tone.  



In this duo performance, Lars Danielsson was on the stage with his cello and double bass as well as with an effect box lying next to his feet. Listening to a short solo cello performance from Lars was very special. He sometimes even played it as a bass, I think, with the help of his effects. I get used to hear his effects in such duo concerts which are producing higher reverberating tones in synchronization with Lars' bass. In this performance I have heard it again in Both Sides Now. I usually see Lars using the double bass as percussion but this time he intensely used its body like a cajon with tough hand strokes. When Lars was taking the bow in hand, both for bass and cello, I can feel that the audience are keeping their breathes. 




Listening to Lars and Cæcilie in a duo configuration was a real life experience for a music listener considering their very deep connection and musical harmony. The overall sound was so organic that the music was playing from a single organism. It was musically incredible to see Lars Danielsson's instantaneous and online replies to Cæcilie Norby's vocal movements to change the direction of the music. Especially the encores Hallelujah and Cuban Cigars were among performances that Ankara audience will never forget. The fantastic Ankara Palace seems to be a great hall for such intimate and detailed performances with its warm atmosphere and good acoustic conditions. 


Her Yönüyle Muhteşem Bir Konser - Cæcilie Norby ve Lars Danielsson Duo Konseri 19 Aralık 2013 Ankara


İlk başta durum şu kadar basitti: Kuzey Avrupa'dan iki deneyimli caz müzisyeni Perşembe gecesi Ankara'da sahne alacaktı. Bir çok albümlerinden duo performanslarını daha önce dinlemiş, bazı canlı performanslarına katılmış ve internetten duo konserlerini takip etmiş biri olarak bu konserin özel bir konser olma potansiyeline sahip olduğunu biliyordum. Ancak bir buçuk saatlik Lars Danielsson & Cæcilie Norby duo konseri ardından gelen iki bis ve dakikalar süren ayakta alkış sahnedeki göz göze performansın muhteşemliğinin sadece beni etkilemediğini ve Cæcilie şarkı söylemenin limitlerini zorlarken, Lars da kontrbas ve viyolonselin sınırlarında gezinirken sadece benim gözlerimin dolmadığını kanıtladı. 

Konserde Cæcilie Norby'nin 10'dan fazla albümle dolu etkileyici diskografisinden çok iyi seçilmiş parçalar dinledik. Blue Note yıllarından düzenlemelere olduğu kadar son ACT çalışmalarından parçalara da yer verildi. Cæcilie Norby'nin her zaman favorileri olan eserler yine setlist-deydi: Derin bir duygusal bağının olduğu açıkça hissedilen Joni Mitchell'den Both Sides Now, muhteşem David Bowie'den Life on Mars, Cole Porter'ın anıtsal caz standardı Love for Sale ve Leonard Cohen'in dokunaklı bestesi Hallelujah mükemmel olarak nitelendirilebilecek ve kimi zaman asıl besteleri bambaşka parçalar haline dönüştüren duo düzenlemelerle icra edildi. Bunun yanında ilk Blue Note albümünden Girl Talk, Queen of Bad Excuses albümünün ilk parçası Cuban Cigars'ı da dinledik. Son ACT albümlerinden ilki olan Arabesque'den Ravel'in Dead Princess bestesine Cæcilie Norby'nin yazdığı sözlerle ortaya çıkan güzel eseri ve Abbey Lincoln'ın Wholly Earth'ünü, son albüm Silent Ways'ten ise Barrett Strong & Norman Whitfield'ın muhteşem şarkısı Papa Was a Rolling Stone'u ve Trent Reznor'un Hurt parçasını dinleme şansı yakaladık.



Baştan sona Cæcilie'in vokal performansı gerçekten de türünün tek örneğiydi. Aynı anda hem yumuşak hem de güçlü olabilen sesi seyirciyi "Bunu nasıl yapıyor(!)" dercesine birbirine baktıracak kadar başarılı bir şekilde yüksek ve alçak perdeler arasında gidip geldi. Biri çok az reverb-ü ile neredeyse düz, diğeri de 3-4 saniye reverb içeren iki mikrofon kullandı Cæcilie. Zaman zaman salonda sanki ona melekler eşlik ediyormuşcasına bir ses ortaya çıkarmak için iki mikrofonu birlikte kullandı. Konser boyunca Cæcilie bize şarkı söylemenin çok farklı yollarını gösterdi. Bazen fısıldayarak, bazen de bir opera sanatçısı gibi şarkı söyledi. Sesini bazen perküsyonun bir parçası, bazen de scat yaparken bir piyano ya da synthesizer gibi kullandı. Bence, özellikle Hallelujah ve Love for Sale parçalarında yaptıkları teknik olarak muhteşem olduğu kadar duygusal açıdan da dokunaklıydı. Sesini daha çok bir enstrüman gibi kullanarak uzun soluklu müzikal birlikteliği Lars ile oldukça uyumlu ve başarılı bir şekilde müziğin tansiyonu ve metronomunu kontrol etti. Hurt parçasında gelişkin bir oyuncak müzik kutusu gibi görünen ve oldukça organik ve güçlü bir sese sahip olan Kalimba adındaki bir Afrika çalgısını bile çaldı.


Bu duo performansta Lars'ı sahnede kontrbası, çellosu ve efekt kutusuyla beraber gördük. Lars'tan kısa kısa çello sololar dinlemek çok özel bir deneyimdi. Efektleri aracılığıyla çelloyu kimi zaman kontrbas sound-unda da çaldı. Lars'ın özellikle duo konserlerinde duymaya alıştığım bas tonlara senkron şekilde üst frekanslarda reverb-ler ortaya çıkartan efektini bu konserde Both Sides Now'da dinledik. Arada sırada Lars'ın kontrbas'ı perküsyon aleti gibi kullandığına tanık oluyordum; ancak bu sefer enstrümanın gövdesini oldukça sert vuruşlarla adeta bir cajon olarak kullandı. Lars çello ve kontrbas için yayı eline aldığında dinleyicilerin nefeslerini tuttuklarını açıkça hissettim. 





Derin bağlarını ve müzikal uyumlarını düşündüğünüzde, Lars ve Cæcilie'i bir arada duo bir performansta dinlemek dinleyiciler için gerçek bir hayat deneyimiydi. Sahneden gelen ses neredeyse tek bir organizmanın eseri gibi tonlayan organik bir dokuya sahipti. Cæcilie Norby'nin müziğin yönünü değiştirmek adına yaptığı ses geçişlerinin Lars Danielsson tarafından anlık cevaplarla takip edilmesini izlemek ve dinlemek muhteşemdi. Özellikle bis icraları, Hallelujah ve Cuban Cigars bence Ankara dinleyicisinin unutmayacağı türden icralar oldu. Ankara Palas görünen o ki sıcak atmosferi ve iyi akustik kondisyonu ile böylesine samimi ve ayrıntılı performanslar için biçilmiş kaftan. 


My Favorites Among New Comers to My Collection in 2013 / 2013 Yılı'nda Koleksiyonuma Eklediklerimden En Çok Dinlediğim Albümler


This list includes not only the albums released in 2013 but also the albums that I have added to my archive
and enjoyed listening during the year 2013. Some more albums can be added to this list in this last ten days. Please note that there is no order about the admiration and appreciation level. More or less I wrote the names as I have read the covers from my shelf, which means this is my shelf order.

Bu liste sadece 2013 yılında çıkan albümleri değil, arşivime 2013 yılında kattığım ve yıl boyunca dinlemekten keyif aldığım albümleri de içermektedir. Son 10 günde listeye bir kaç albüm daha eklenebilir. Sıralama genellikle beğeni sıralaması değil, arşivimde albümleri gördükçe oluşturduğum sıralamadır.

  1. Youn Sun Nah – Lento
  2. Solveig Slettahjell – Antologie
  3. Solveig Slettahjell – Tarpan Seasons
  4. Solveig Slettahjell - Arven
  5. Eric Watson – Jaded Angels
  6. Rudresh Mahanthappa – Gamak
  7. Christian Muthspiel 4 - Seaven Teares
  8. Verneri Pohjola – Aurora
  9. Simon Nabatov Trio – Three Stories, One End
  10. Yaron Herman – Variations
  11. Yaron Herman Trio – A Time For Everything
  12. Iiro Rantala, Michael Wollny, Leszek Mozdzer - Jazz At Berlin Philharmonic I
  13. Iiro Rantala, Trio Töykeat – One Night Tampere
  14. Leszek Możdżer – Komeda
  15. Walter Norris & Leszek Możdżer – The Last Set
  16. Gerard Presencer – Chasing Reality
  17. Magnus Öström – Searching for Jupiter
  18. Tonbruket – Nubium Swimtrip
  19. Peter Erskine, Nguyen Le, Michel Benita - E_L_B
  20. Nguyên Lê – Miracles
  21. Nguyên Lê – Saiyuki
  22. Nguyen Lê – Duos
  23. Bugge & Henning – Last Spring
  24. Bugge Wesseltoft – New Conception of Jazz, Film Ing
  25. Bugge Wesseltoft, Henrik Schwarz - Wesseltoft Schwarz Duo
  26. In The Country – Sunset Sunrise
  27. Jeanette Köhn & Swedish Radio Choir – New Eyes on Baroque
  28. Viktoria Tolstoy & Jacob Karlzon – A Moment of Now
  29. Max von Orchestra – Berlin Kaboom!
  30. Mozdzer, Danielsson, Fresco - Polska
  31. Arne Jansen – The Sleep of Reason, Ode to Goya
  32. Three Fall – Realize!
  33. Caecilie Norby – Slow Fruit
  34. Caecilie Norby – Queen of Bad Excuses
  35. Caecilie Norby – Silent Ways
  36. Tord Gustavsen Trio – Changing Places
  37. Tord Gustavsen Quartet – The Well
  38. Mats Eilertsen – Sky Dive
  39. Mats Eilertsen Trio – Sails Set
  40. Dino Saluzzi, Anja Lechner, Felix Saluzzi – Navidad de los Andes
  41. Jan Garbarek Group – Dresden
  42. Andy Sheppard, Michel Benita, Sebastian Rochford – Trio Libero
  43. Arve Henriksen – Cartography - LP
  44. Anat Fort Trio – And If
  45. Marc Johnson, Eliane Elias – Swept Away
  46. Ketil Bjørnstad – Remembrance
  47. Ketil Bjørnstad – The Nest
  48. Ketil Bjørnstad – La Notte
  49. Charles Lloyd Quartet – Mirror
  50. Charles Lloyd, Jason Moran – Hagar’s Song
  51. Julia Hülsmann Quartet – In Full View
  52. Enrico Rava – Easy Living
  53. Enrico Rava – Rava On The Dance Floor
  54. Jack DeJohnette – Special Edition
  55. Nils Peter Molvaer – Khmer
  56. Norma Winstone – Stories Yet To Tell
  57. Lee Konitz, Brad Mehldau, Charlie Haden, Paul Motian – Live At Birdland
  58. Benedikt Jahnel Trio – Equilibrium
  59. Stefano Battaglia Trio – The River of Anyder
  60. Stefano Bollani, Hamilton De Holanda – O Que Sera
  61. Manu Katche – Playground
  62. John Balke – Siwan
     
  63. Next Collective – Cover Art
  64. John Medeski – A Different Time
  65. Rusconi – Revolution
  66. Dhafer Youssef – Abu Nawas Rhapsody
  67. Dhafer Youssef – Birds Requiem
  68. The Bad Plus – For All I Care
  69. The Bad Plus – Made Possible
  70. Kristjan Randalu, Ben Monder – Equilibrium
  71. Branford Marsalis Quartet – Eternal
  72. Ellis & Branford Marsalis – Loved Ones
  73. Branford Marsalis Quartet – Four MFs Playin’ Tunes
  74. Lee Konitz, Michel Petrucciani – Toot Sweet
  75. Roy Hargrove Quintet – Earfood
  76. Jason Moran – Black Stars
  77. Joshua Redman – Walking Shadows
  78. Kurt Elling – Dedicated To You
  79. Ella Fitzgerald – Spirituals
  80. Avishai Cohen – Almah
  81. Gregory Porter – Liquid Spirit
  82. Super Bass, Ray Brown with John Clayton & Christian McBride
  83. Patricia Barber – Smash
  84. McCoy Tyner Trio – Bon Voyage
  85. Terell Stafford – Taking Chances Live At The Dakota
  86. Ethan Iverson, Lee Konitz, Larry Grenadier, Jorge Rossy – Costumes Are Mandatory
  87. Marius Neset – Golden Xplosion
  88. Michel Petrucciani – Days of Wine and Roses, The Owl Years
  89. Mulgrew Miller and Wingspan – The Sequel
  90. McCoy Tyner Trio – Inception
  91. Al Di Meola, John McLaughlin, Paco De Lucia – Friday Night In San Francisco
     
  92. Freddie Hubbard – Sky Dive - LP
  93. The Quintet – Jazz at Massey Hall – LP
  94. Bill Evans – The Paris Concert – LP
  95. Bill Evans Trio – Walts for Debby – LP
  96. Bill Evans Trio – Sunday At The Village Vanguard – LP
  97. Antonio Forcione – Dedicato - LP
  98. Antonio Forcione – Meet Me in London – LP
  99. Bill Evans Trio – Moon Beams – LP
  100. Eroll Garner – The Greatest Garner, Atlantic 1227 – LP
  101. John Coltrane – Giant Steps - LP
  102. Joe Pass – Virtuoso - LP
  103. Andreas Schiff - Ludwig van Beethoven, The Piano Sonatas Vol 1
  104. Fazıl Say – İlk Şarkılar
  105. Fazıl Say – İstanbul Senfonisi, Hezarfen Ney Konçertosu
  106. Fazıl Say – Mezopotamya Senfoni No. 2, Universe Senfoni No. 3
  107. John Potter, The Dowland Project - Romaria




Saturday, 30 November 2013

Tord Gustavsen Röportajı - 30 Kasım 2013, Ankara, Türkiye

Tord Gustavsen ile 30 Kasım 2013'te Ankara'da gerçekleşen muhteşem quartet konserinin ardından güzel bir röportaj yaptık. Albümlerini, doğaçlama hakkındaki düşüncelerini, ECM'i, Manfred Eicher'i, cazı ve müzik ile ilgili daha bir çok ilgi çekici konuyu konuştuk. 






F.E: Eğer İstanbul ve Ankara'yı kıyaslarsan, İstanbul'a göre Ankara'da neleri farklı gördün?

T.G: Aslında Ankara'yı o kadar da çok göremedim; ama ilk izlenimlerim İstanbul'un daha kaotik, büyük ve yoğun olduğu yönünde. Ancak ikisini de sevdim...

F.E: Şimdi izninle Türk Müziği ile ilgili temel bir soru sormak istiyorum. Sana "Türk Müziği" dediğimde aklına gelen ilk şey nedir?

T.G: Sanırım aklıma gelen ilk şey dönen bir Sufi'nin dansı. Çünkü bu aynı zamanda görsel bir hatıra benim için. İkinci sırada, ud sanatçıları, flüt, klarnet, ney geliyor. İsimlerini hatırlayamadığım bir sürü halk sanatçısı ile kayıtlarım var aslında. Bunun dışında, ECM'den ud sanatçısı Anouar Brahem ve klarnet sanatçısı Barbaros Erköse ile bir kaydımız var. Gerçekten de en sevdiğim ECM albümlerinden biridir bu.

F.E: O zaman, bakış açın ECM'den bildiğin müzisyenler üzerine kurulu diyebilir miyiz?

T.G: Evet, kısmen.

F.E: ECM dışında başka Türk müzisyen tanıyor musun?

T.G: Bir çoğunu dinledim; ama adlarını hatırlamıyorum.

F.E: Giriş seviyesi okuyuculara müzikal yapıların anlatıldığı bir müzik teorisi kitabında yazarın farklı bestelerin müzikal yapısını tariflerken mimari yapıları kullandığını gördüm. Örneğin, çok katlı büyük saraylar senfoniler için kullanılırken, bir bebop caz üçlüsü mütevazi bir Amerikan kır evine benzetilmekteydi bu kitapta. Peki sen bestelerini tarif etmek için hangi yapıyı seçerdin?

T.G: Bu gerçekten de iyi bir soru. Belki de bestelerin kendileri - çoğu - klasik tanımda besteden çok yazılmış şarkılar gibi. Bütün besteler melodik hareketlerin ve armonik manzaraların küçük hücrelerinden geliyor. Bazılarını oldukça basit - neredeyse sessiz - yapmayı severken bazılarında müzikal mimarinin daha geniş formlarını inşa ettik. Bunu spontane yapıyoruz; bu yüzden bir gün yaptığımız sadece dağlarda meditasyon yapabileceğiniz küçük bir mağara, diğer bir gün...

F.E: Modern Sanat Merkezi?

T.G: Evet, olabilir. Çok odalı bir sanat merkezi. Çünkü besteler bazen farklı bölümlerden oluşabiliyor - bazen odalardan biri eşliksiz bir bas solosu, diğeri ise geniş bir saksafon-piyano kolektif doğaçlaması haline geliyor ve ardından küçük hücreye geri dönebiliyoruz. Tabii ki benim için sessizliğe dokunabildiğiniz ve meditasyon yapabileceğiniz bir kilise, şapel veya küçük bir camidir bu sorunun cevabı. Bana göre müzik yapmanın en iyi metaforu budur ve bir çok şarkı için de böyle.          


F.E: Bu da müthiş bir cevap. Bir çok caz müzisyeni müziğini sunarken çok farklı konfigürasyonlar denemekte: solo, duo, trio, quartet... Senin durumunda vokal eşlikli bir duo, temel bir üçlü, saksafon eklentili bir dörtlü, ve vokal eklentili daha geniş bir topluluk görüyoruz. Sanırım bir caz müzisyeni olarak doğaçlama yapmayı seviyorsundur ve belki de doğaçlama cazın merkezinde durmakta. Doğaçlamaya bağlı olan gücünü ve dinleyiciye yüklediğin enerji seviyesini düşünürsek, hangi konfigürasyonda kendini daha rahat ve kendin gibi hissediyorsun?

T.G: Bu çok zor bir soru. Hissettiğim, her konfigürasyonun kendi özgünlüğüne sahip olduğu ve her konfigürasyonun bir kimliği veya doğaçlama özgürlüğü içerisindeki yaklaşımı kristalize etme ile açıklık veya ani değişimler arasında kendi dengesini bulduğu. Bu, kimlik oluşturma ile doğaçlama özgürlüğü arasındaki diyalogu devam ettirmekte. Bahsettiğim şey, farklı müzik gruplarında farklı yollardan oluşmakta ve bence bu çok etkileyici bir süreç. Gerçekten iyi düzenlemelerin ve her akşam benzer yollarla çalmanın güzel dengesini seviyorum ama aynı zamanda her gece farklı bir yol bulmanın özgürlüğüne de ihtiyacım var. Yani bu olabildiğince özgür olma meselesi değil. Bu özgürlük ve form veya özgürlük ve yapı arasında iyi bir sentez bulma meselesi. Bence quartet bunu yapmanın yollarından biri. Oldukça uzun süre neredeyse sadece trio çaldım ve bu önemli bir dönemdi. Ancak triomuzdaki basçımızın vefatından sonra, yeni bir basçı ile başka bir trio kurmak çok da doğru gelmedi bana. Bir süreliğine yeni bir enstrüman ekleyip yeni bir ses ortaya çıkarmanın daha doğru olduğunu düşündüm. Aslında dörtlünün basçısı Mats Eilertsen ile gelecek yıl çıkacak olan albüm dahilinde bazı trio besteler de çaldık. Yani, piyano üçlüsüne dönüş var gibi. Bu albüm trio ile başlayıp, trio ile sona eriyor. Bunun ötesinde, bir müzisyen olarak kalbimde karşılıklı duo müzik çalımının olduğunu düşünüyorum. Duo'da gerçekleştirilebilen zamanın esneyebilmesi olgusu benim için çok temel bir tutku.

F.E: Duoları sadece Solveig Slettahjell gibi vokaller ile mi gerçekleştirdin?

T.G: Evet, duolarımın çoğu vokallerleydi - Siri Gjære, Kristin Asbjørnsen ve şimdi Solveig Slettahjell – ama aynı zamanda Tore Brunborg ve bir kaç diğer enstrümanistle de duo çalışmalarım oldu.

F.E: Sanırım aynı zamanda Silje Neergard ile de çalışmalarınız var. Bütün çalışmalarını göz önünde bulundurduğumda Silje Neergard ile olan çalışmalarını cazdan daha çok biraz daha popüler ve eğlence tarafında gördüğümü söyleyebilirim. Silje ile olan çalışmalarını sen nasıl değerlendiriyorsun?

T.G: Benim için çok önemli bir dönemdi; uluslararası etkiye sahip olan ilk grup çalışmamdı. Dünyanın bir çok yerinde bir sürü tur, size kısa bir süre için verilen yeri değerlendirme yeteneği ve tam orada o sırada bir şeyler söyleyebilmek... Oradaki kısa piyano soloları... Benim için bunu yapmak ve bir şeyi doğrudan söyleyebilmeyi öğrenmek çok önemliydi. Bu konunun bir yönü. Başka bir önemli yön ise, Silje gerçekten çok iyi orta tempo besteler ve baladlar yazar. Bu nedenle her ne kadar albümümde Kristin Asbj
ørnsen için yazdığım veya Solveig ile yaptığım besteler kadar kalbime yakın hissetmesem de onun bestelerini gerçekten severim. Ancak hızlı parçalara geldiğimizde, ben müzikal enerjiyi düşük hızlardan başlayarak kurmayı seviyorum. Bu enerji sessizlikten gelmeli. İşte o zaman en yukarıya kadar çıkabiliyorum ve bu Silje'nin tarzı değildi; onun hızlı tempodaki eserleri belki de biraz eğlence tarafında.

F.E: Ama Solveig ile olan çalışmaların tümden farklı. İkiniz de kilise kültüründen geliyorsunuz. Bence beraber çalışırken kendinizi evde, hatta çocukluğunuzda hissediyorsunuz.

T.G: Ah, evet!

F.E: Ve sanırım, bir önceki albüm Natt i Bethlehem ve yeni albüm Arven'de Solveig ile beraber Norveçli trompet sanatçısı Sjur Miljeteig de sizinle beraberdi.

T.G: Evet; ama sadece bir kaç parçada. Bunun yanında müthiş bir keman sanatçısı olan Norveçli Nils Økland da bu yeni albümde bir kaç parçada bizimle beraberdi.

F.E: Peki bu albümler daha uluslararası bir firmadan çıkacak mı?

T.G: Zannetmiyorum, çünkü bütün sözler Norveççe.

F.E: Norveçli müzisyenlerin uluslararası firmalardan çıkmayan albümlerini bulmaya çalıştığımda genellikle “Curling Legs” adı karşıma çıkıyor. Bu firmanın albümlerini özellikle Türkiye'de bulmak oldukça zor. Senin Curling Legs'ten albüm çıkarıp çıkarmadığını bilmiyorum; ama bana biraz bu firmadan ve Norveç ile olan ilişkisinden bahsedebilir misin?

T.G: Aslında benim hiç kaydım yok onlardan; ama bir çok insanın var. Az sayıda önemli ve çok iyi Norveçli kaydın yapılmasına yardımcı oldular.

F.E: Yani ticari bir firma değiller.

T.G: Değiller ve ne kadar iyi bir uluslararası dağıtım mekanizmaları olduğu konusunda da bilgim yok. Solveig'in ACT firmasındaki bazı eserlerinin lisansı bu firmada. Bu ilk kayıtlar Norveç'te Curling Legs'ten yayımlanmıştı.

F.E: Peki, senin ECM öncesinde Norveç'te herhangi bir firmadan kaydın çıkmış mıydı?

T.G: Benim adım altında bir albüm yok. Başka projelerde bir kaç firma üzerinden bazı kayıtlarım var. Changing Places benim adıma olan ilk albüm ve ECM'den çıktı.

F.E: Bu soru Manfred Eicher ile ilgili olacak. Sanırım ECM firmasının filmi “Sounds and Silence”ı biliyorsundur. Bu filmde bir çok muhteşem ECM müzisyeninin kayıtlar sırasında yaşadığı anlardan da çeşitli sahneler var ve ben bu filmde Manfred Eicher'in müzik kaydetmedeki müthiş obsesyonunu gördüm. ECM müzisyenlerinden Nik Bärtsch'ın da sıkı takipçisiyim ve filmde Nik Bärtsch’s Ronin'in stüdyo kayıtları sahnelerinde Manfred Eicher'in perküsif bir vuruşun nerede başlaması gerektiğini gösterdiğini gördüm. Sanki zamanlama hususunu öğretir gibiydi. Çaldığın müziği göz önünde bulundurduğumda - düşük seviyede, kuyruğu olan, solan ve birbirini bekleyen seslerden kurulu - bence Manfred Eicher'in ses obsesyonu ile çok uyumlusun. Birbirinizi nasıl buldunuz? Sence Manfred senin müziğini kaydedecek en iyi prodüktör mü?

T.G: Bu büyük bir soru! Çoğunu kendi kendimize kaydettiğimiz ilk albümü aslında ilk başta ECM uyumlu bir albüm olarak görmemiştim. Çünkü o sıralar çokça Karayip Müziği ve blues kayıtları dinlemekteydim ve bence trio ile yaptığımız bu ilk işte, bunlardan bazı şeyler bulmak mümkündü. İşte bundan dolayı bu iş ECM'e uymamıştı bence. Ama kaydetmenin de vaktinin geldiğini düşünmüştüm ve bunu Oslo'da Rainbow Stüdyoları'nda gerçekleştirdik. Bir hafta sonra Manfred, aynı stüdyoya başka bir kayıt için gelmişti. Ses mühendisi, Changing Places kayıtlarımızdan bir tanesini Manfred'e çalmış. Süreç, sonrasında Manfred'in beni araması ve albümü yayımlamak istemesi şeklinde devam etti. Geçmişten bugüne baktığımda, estetik anlayışımızın ve çalışımızın, ECM tarihinin bazı parçaları ile rezonans halinde olduğunu ve aynı zamanda ayrı bir yol da ortaya koyduğunu görüyorum.

F.E: Bu albümde her şey ilk kaydedildiği versiyonu ile aynı mı kaldı?

T.G: Stüdyo'da buluştuktan sonra bir kaç parça daha çaldık ve miksajı beraber gerçekleştirdik. İlginç olan takip ettiğimiz müzikal yöndü. Manfred gerçekten bu yönü görmemize yardım etti ve hatta gereksiz hızlı tempo parçalardan ve "Arada hızlı bir parça çal ve dinleyiciyi çok da sıkma." düşüncesinden gelen özgün olmayan kontrastlardan sıyrılmamızı sağlayarak durumu daha da açık hale getirdi. Bu çekirdeğe doğru yol alma ve asıl olanı bulma meselesi. Sadece hissettiklerinizden yola çıkarak çalma çabası gerçek bir mesaj ki burada çok önemli şeyler söyleyebilirsiniz. Size gerekli ve hayati olarak görüneni çalma çabası... Manfred "Bu hızlı tempo parçalar... Bunlar iyi müzik; ama burada çok da hayati değiller. Bunları buradan çıkaralım. Kayıt sadece yavaş olanlardan oluşursa genel olarak daha güçlü olacak" dedi. Ve sonrasında bu gerçekten de müthiş ve şaşırtıcı oldu. Temel olduğunu hissettiğiniz şeyi çalmak… Biz zaten bu doğrultuda gidiyorduk ve ben gerçekten de "biz yavaş parçalar kaydetmeliyiz" diye hissediyordum. Ama bunun aslında bütün her şey olduğunu anlamam gerekiyordu. Ne çeşit dinamikler, ne çeşit kontrastlar veya ne çeşit bir müzikal drama, doğru hissettirecek, içten ve zorlama olmayan bir his uyandıracak, görmeliydik. Ancak ikinci albümden sonra işler genellikle diğer yoldan ilerledi. Manfred sık sık, biz ne kadar basit çalsak da, iniş çıkışları ve dinamikleri teşvik etti. Böylece Manfred’in farklı bir pozisyonu oldu ve müziğimize dışarıdan bakan bir göz oldu. Bu kendimize ve konseptimize meydan okumamız için oldukça faydalıydı.

F.E: Çok mu satmaya çalışıyordu yoksa sizden ne duymak istiyorsa onu mu duymaya çalışıyordu?

T.G: Orada, o an neden hoşlanıyorsa onu duymak istiyordu.

F.E: Peki, dinleyiciyi etkilemek için mi?

T.G: Öyle inanıyorum ki sadece kendisini dinleyici olarak düşünüyor. Ama kayıtla işimiz bittiğinde sipariş sayısını düşünürken "bu iyi bir albüm başlangıç parçası" diyor olabilir. Bilemiyorum; düşünceleri arkada bir yerde ona "belki bir çok insan bunu çok sever" diyordur. Aslında bize bir önceki albümümüzün ikinci parçası olarak garip seslerle dolu tamamen doğaçlama bir eser önerdi ve bu yapabileceğiniz en ticaretten uzak şey. Temel olarak bir albümü parçaları tek tek dinlenecek bir ürün yerine baştan sona dinlenmesi gereken müzikal bir yolculuk olarak görüyor. 

F.E: Sanırım hiç bir müzisyen için genel kurallarını yıkmıyor. Bence Manfred, bir müzik dinleyicisi bir ECM albümü aldığında, hep o alıştığı müzikal yolculuğu yaşasın istiyor

T.G: Evet.

F.E: Sanırım bu güzel röportaja sabaha kadar devam edebiliriz ancak bir yerlerde durmamız gerekiyor. Son olarak, Türkiye'nin özellikle büyük şehirlerindeki kaotik ve hızlı hayatı, Norveç'teki dingin ve yavaş hayatla kıyasladığında, sence Türk dinleyicisinin senin müziğini bu kadar sevmesi garip midir? Bu çelişki hakkında ne düşünüyorsun?

T.G: Bence garip değil; dokunaklı. Bir açıdan bakıldığında müzik yerelleşmiş bir şey; ama aynı zamanda çok küresel bir dil ve dünyanın bir çok bölgesinin halk şarkıları arasında mod ve ölçü benzerlikleri var. Örneğin son günlerde Persli bir müzisyene karşı anlık bir bağlantı hissettim. Bunun dışında da müthiş bir İranlı şarkıcı ile çalıyorum. Bir açıdan kültürel olarak uzak; ama aynı zamanda o kadar doğal hissediyorsunuz ki... Büyük ihtimalle karşınızdakinin içinizde çok derinde bir şey ile rezonans halinde olduğundan veya bütün dinlerin tasarlanmış geleneklerinden dolayı böyle oluyor: Sufi, meditasyonlar, halk müziği teması üzerine kurulu olan Norveç ilahileri.

F.E: Ulusların üstünde bir şey yani…

T.G: Evet. Bunun yanında, sessizlik ve her sesi temizce duymak günümüz modern dünyasında bir çok insanın hasret kaldığı bir şey. Eğer büyük bir şehirde yaşıyorsanız bunu bulmanız çok zor.

F.E: Ses ve Sessizlik…

T.G: Evet ve biz kesinlikle sessizliğin de notalar kadar önemsenebilmesine olanak yaratma çabası içerisinde görev sahibiyiz.

F.E: Muhteşem. Belki de bu yüzden evim, bu gürültülü ve kalabalık şehrimde her zaman kaçıp saklandığım ve sizin müziğinizi dinlediğim yer olmuştur. Bu güzel röportaj ve konserdeki muhteşem performans için teşekkür ederim. Bence, sen ve arkadaşların sayesinde bu sene, Ankara Nordik Müzik Festivali için iyi bir başlangıç oldu.

T.G: Müziğimize olan ilgin için teşekkür ederim, çok dokunaklı.  







Wednesday, 27 November 2013

Tord Gustavsen Interview - October 30th 2013, Ankara, Turkey

We have made a nice interview with Tord Gustavsen after his wonderful quartet concert in Ankara Nordic Music Festival, Turkey on October 30th, 2013. We had talked about his albums, ideas about improvisation, ECM, Manfred Eicher and many more interesting subjects related with jazz and music.



F.E: If you compare two cities, İstanbul and Ankara, what did you see differently in Ankara than İstanbul?

T.G: Now, I really didn't get to see much of Ankara but the first impression was that İstanbul is more chaotic, larger and even more intense. But I like them both...

F.E: Now let me start with a basic question about Turkish music. What is the first thing that emerges in your mind when I tell you Turkish music?

T.G: I think the first thing that comes to my mind is the swirling Sufi dance. Because that's also a visual memory. Second one is oud players, flutes, clarinets, ney (reed) flute. I have several recordings with folk musicians whose names I don’t remember. And I have one recording on ECM with oud player Anouar Brahem and clarinet player Barbaros Erköse. That's one of my really favourite ECM recordings.

F.E: Then your perspective is build up on musicians you know from ECM.

T.G: Yes, partly.

F.E: Do you know any other Turkish musicians besides ECM?

T.G: I have listened to many but I really do not remember names.

F.E: In a music theory book that is trying to explain types of musical structures to beginners, I have seen that the author has used buildings to symbolize different types of musical structures in compositions. For instance big palaces with many stages are used to describe symphonies, while a bebop jazz trio composition resembles to a modest American cottage house. Now which type of the building would you choose to describe your compositions?

T.G: Wow, that’s a good question. Maybe the compositions themselves – most of them are like – it’s more like song writing than composing in the classical sense of the world. All the tunes come from small cells of melodic movements and harmonic landscapes. Some of them we just do like that very almost simplistic, very silent, whereas others, we build larger forms of musical architecture – we do that spontaneously - so one thing can be like just a small cave for meditation in mountains one day, the next day it can be…

F.E: Contemporary art centre?

T.G: Yeah, it can be that, it can be an art centre with many rooms. Because sometimes the tunes get like different sections – there may be an unaccompanied bass solo which is one room and a large saxophone-piano collective improvisation doing another’s room and we come back to the small cell. To me, of course, the church or the chapel or the small mosque where you really can get in touch with the stillness and meditate. That’s the best metaphor for playing music to me and it’s the best metaphor for most of the songs too.             

F.E: And that’s a great answer. Many jazz musicians are trying different configurations to present their music: solo, duo, trio, quartet... In your case we see many different configurations: duo with a vocal, a basic trio, quartet with the saxophone added and an ensemble with a vocal. As a jazz musician I think you like to improvise and improvisation is at the centre of jazz. Considering your improvisational power and the level of the energy you are uploading to the audience, in which configuration do you feel yourself more comfortable and more like you? 

T.G: It's a very difficult question. What I feel is each configuration has its own uniqueness and finds its own balance between crystallizing an identity or approach with the freedom of improvisation and openness or spontaneous change. So this continues the dialogue between forming identity and allowing always improvisation. That happens in different ways in different bands, and to me it's a very fascinating process. I really like the groundedness of good arrangements, of doing things in similar ways night after night, but I also need the freedom of finding new ways every night. So it is not a matter of being as free as possible, it's a matter of really finding a good synthesis of freedom and structure or freedom and form. So I think the quartet has one way of doing that. For number of years I played almost only trio and that was a very important phase. But after the bass player in our trio passed away, it did not feel right to just make another trio with a new bass player. It felt much more right to include another instrument and make another kind of sound for a while. We do play some trio tunes with the quartet bass player Mats Eilertsen on the album that comes out next year, though. This album starts in trio and ends in trio. So we have like a returning to the piano trio. Furthermore, I think that duo interplay is very much at the heart of me as a musician. It's very intimate. The stretching of time that you can do in a duo is a very fundamental passion for me.

F.E: Did you do the duos only with vocals, with Solveig Slettahjell?

T.G: Yes, most of my duos have been with vocals – with Siri Gjære, Kristin Asbjørnsen and now Solveig Slettahjell – but I have also played in duo with Tore Brunborg and couple of other instrumentalists.

F.E: I think you also have works with Silje Neergard. Considering all of your works I can say that the ones with Silje Neergard are a little bit on the popular and entertainment side more than jazz. What do you think about your works with Silje?

T.G: It was a very important phase for me, it was the first band I did that got real international exposure, lots of touring around the world and the skill of taking any spot that you are offered for a short period of time and say something important there and then. These short piano solos there they were... It was really important for me to do that and to learn how to say something right away. That's one thing. Another very good thing is that Silje writes really good mid-tempo tunes and ballads. So I really liked her tunes even though they are not as close to my heart as the tunes I wrote for Kristin Asbjørnsen on my own album, or the tunes I do with Solveig. And when it comes to up-tempo playing, I like to build musical energy from the low. It has to come from silence. That’s when I can go all the way up. And this was not Silje’s way – her up-tempo thinking was perhaps more on the side of entertainment.

F.E: But your works with Solveig are totally different. Both of you are coming from Church. I think you really feel like at home, maybe at your childhood together.

T.G: Oh, yes!
 

F.E: And I think, besides Solveig, Sjur Miljeteig, the trumpet player from Norway, was with you during the recording of Natt i Bethlehem as well as in the new album Arven.

T.G: Yes, but only on a couple of tunes for this last album. Also the brilliant violin player Nils Økland is on that album in couple of tunes.

F.E: Were you planning to release these albums over more international labels?

T.G: Not really because they are mainly in Norwegian lyrics.

F.E: While I was trying to find albums of Norwegian musicians that are not released over international music labels I generally see the name “Curling Legs” whose albums are hard to find especially in countries such as Turkey. I am not sure whether you have any record from them but can you tell us about this record label and its relation with Norway?

T.G: I actually never recorded for them but many people did. They helped facilitate quite a few important and very good Norwegian recordings.

F.E: And they are not a commercial label?

T.G: No and I don’t know how well they are distributed internationally. They did licence some of Solveig’s things on ACT. Those first records were on Curling Legs in Norway.

F.E: Did you have records from another label from Norway before ECM?

T.G: Not under my own name. I have recorded with other projects for a couple of other labels. Changing Places is the first album under my name, and that was on ECM.

F.E: This question will be about Manfred Eicher. I guess you know the movie “Sounds and Silence” of ECM. There are many wonderful scenes from recording sessions of several wonderful ECM musicians and in this movie I saw Manfred Eicher’s wonderful obsession in recording music. I am also a fan of Nik Bärtsch’s Ronin, who is another fantastic pianists of the label. During Nik Bärtsch’s Ronin’s scenes from the studio, as far as I have seen there are parts where Manfred Eicher is showing to the musicians where the sound of a percussive kick should be started. He looks like trying to teach the timing. Considering the style of the music you play – low level records full of many sounds with tails and sounds waiting each others to fade -  I think you are very suitable with Manfred Eicher’s obsession in sound. How did you find each other? Do you really think Manfred is the best producer to record your music.

T.G: That’s a big question! For the first album, most of which we recorded on our own, I didn’t really think at first that it would fit on ECM, because at the time I was listening a lot more to Caribbean music, to old blues recordings and I thought that what we did with the trio had a lot of that in it, and it didn’t fit with ECM. But I felt it was time to record it, and we did it in Rainbow Studios in Oslo. Manfred came there to record something else a week after. The engineer played one track from our session of Changing Places. And then Manfred called me up and he wanted to release it. I was surprised. But in retrospect I see that our aesthetics and our playing resonates well with parts of the ECM history while also forming a separate path there.

F.E: Was everything exactly the same with the album’s first recorded version? Nothing touched to it?

T.G: We met in the studio and recorded a couple of more tunes and mixed it together. What was really interesting was the musical direction we were heading. Manfred was really important in helping us see that direction and make it even clearer, stripping away all kinds of unnecessary up-tempo tunes or un-authentic contrasts coming from thinking that “Oh, you need to play a fast song every now and then not to bore the audience…” It’s a matter of going for the core, trying to find the essence. Trying to play only from what you feel is a real musical message where you can say something important. Trying to play what feels essential... Manfred said “These couple of up-tempo tunes… They are good music but they are not essential here, let’s just take them out, the record as a whole get stronger when we do only the slow tempos. And then that was really “Wow”. We were already going in that direction because I really felt “we need to start to record slow.” But I needed to realize that this could actually be the whole thing. And then we need to see what kind of dynamics, what kind of contrasts or what kind of musical drama will feel right, will feel really coming from within, will feel like not being forced. But after that – from the second album onwards – it’s mostly been the other way round. Manfred often encourages ‘waves’ and dynamics when we are playing in a very simplistic way. So he takes another position and introduces a kind of outside eye to the music that is really helpful to make us challenge ourselves and our concepts.

F.E: Was he trying to sell more or just to hear what he wants to hear from you?

T.G: He only wants to hear what he gets a kick out of right there and then.

F.E: To impress the audience?

T.G: I believe he is only thinking of himself as a listener. But when we are done with the recording and are thinking about the order, he might say “this is a good starting song.” I don’t know, in the back of his head it might say “maybe many people will like this song.” But at the same time he suggested a totally improvised piece with lots of weird sounds as track number 2 on previous album – and that’s probably one of the least commercial thing you can do.. And basically, he thinks about the album as a musical journey where you get much more from hearing it from beginning to end than hearing the tracks separately.

F.E: And I think he never wants to break his general rules for any musicians: whenever a music listener buy an ECM album, Manfred, I think, wants him/her to listen what he/she gets used to: a musical journey.

T.G: Yes.

F.E: I think we can continue this beautiful interview all night but we should stop at a point. Lastly, considering the fast and a little bit chaotic life style of people especially in big cities of Turkey and Norway’s life which is in slow tempo and dignity, do you think it is strange that Turkish listeners love to listen to your music? What do you think about that contradiction?

T.G: No it is not strange but touching. In one way the music is localized, but it is also a very global language and lots of scales or modes are similar between folk music from different parts of the world. I feel an instant connection myself these days to for example Persian music, I play with a fantastic Iranian singer sometimes. In one way it is culturally far away, but it just feels very natural. It’s probably because it resonates with something which is already deep inside, or the contemplated traditions of all religions: the Sufi, the meditations, the folk music based hymns from Norway…

F.E: It is something over nations…

T.G: Yes and the need for concentration and stillness of hearing every sound very clearly is something that many many people in modern day life feel longing for. If you live in a big city it is difficult to find it.

F.E: Sounds and Silence…

T.G: Yes and we are definitely a part of that mission to try to bring that possibility to people to make every note count and make the silence count just as much as the notes.
 


F.E: Wonderful. Maybe that’s why home is always the place for me in this noisy and crowded city to run and hide and listen to your music. Thanks for this nice interview and your wonderful performance tonight at the concert. I think, thanks to you and your musician friends, this year – being the first-  happened to be a wonderful start for Ankara Nordic Music Festival.

T.G: Thanks for all your interest in our music, it is touching. 



Buying An Album Is A Good Thing


Buying an album is a good thing. Do it for yourself and in my humble opinion, if there is a chance and if you are living in a city where you can find nice record stores, go to these places to talk to people like you about music. Then come back home, put them into your CD player or onto your turntable - take a drink - invest some of your time in your soul and the beauty in magic series of differences in sound pressure levels. If we miss the old times when the music was great then we should behave like the great music listeners of old times, who have nothing called TV. Respect not only in musicians, respect also in your soul and the universe that gave you the chance to experience a dream when you are awake. You are not wasting your water, you are not wasting your food. Then what is the point in wasting your soul?

Friday, 25 October 2013

Ankara Nordik Müzik Festivali 2013



Ankara'nın heyecanını anlayışla karşılamak lazım. Gerek yıllardır devam eden caz festivalinin doyurucu olmaktan uzak son programları, gerek bir süredir festival dışında geçen süre zarfında yıl içerisinde doğru düzgün caz performansının olmayışı, Kuzey Avrupa'dan sofistike müzikal birlikteliklerin 2013 Ekim ayının sonunda Ankara'ya geliyor olmalarını daha heyecan verici bir hale getirdi diye düşünüyorum.

Ankara Nordik Müzik Festivali, Altus Arts and Culture tarafından 29,30 ve 31 Ekim tarihlerinde Cer Modern'de gerçekleştirilecek. Bu sene ilk; ama organizasyonun festivale ilerleyen yıllarda devam etmek istediğini biliyorum. Nordik İngilizce'deki "Nordic" karşılığından geliyor ve bu tabir kuzey ile ilgili demek. Kuzey Avrupa ile ilgili meselelerde sık sık kullanılan bu sıfat zamanla sınırları tam da belli olmayan bir müzik türünü betimler bir hale de geldi. Özellikle metal müzikle ilgilenenler Nordik Müzik dendiğinde sadece Kuzey Avrupalı ünlü metal gruplarının kastedildiğini düşünebilirler ancak Kuzey Avrupa ile ilgili hemen hemen her türlü müzik bu kapsamda yer alıyor aslında. Bu seneki festival daha çok Nordik Caz Festivali olarak tanımlanabilir; ancak gelecek senelerde organizasyondan öğrendiğime göre oldukça farklı türlerde eserler veren isimleri de festival kapsamında görmek mümkün olacak. Altus'u yakın zamanda yine Ankara'da ve Cer Modern'de düzenledikleri başarılı sayılabilecek İbrahim Maalouf ve Dhafer Youssef konserleri ile hatırlayabilirsiniz. Bu konserlere gösterilen talep oldukça yüksek ve Ankara geleceği için umut vericiydi. Takdir edersiniz ki, organizasyonların konserlere devam edebilmesi için konserlere yeterli sayıda seyirci gelmesi gerekmekte. Hem Dhafer hem de İbrahim, Türk dinleyicisine organik bağlı melodilerle her zaman talep edilen müzisyenler olmuşlardır. Nordik Müzik Festivali'nde durum biraz farklı. Kuzey Avrupa, coğrafyası, insan profili, folk müzik dokusu ve yaşam tarzı ile Türkiye'den çok ayrı bir yerde durmakta. Ama gelin görün ki, programda yer alan müzisyenler özelinde, bu müzik türü hem albüm satışlarından hem de şimdiye kadar defalarca İstanbul'da gerçekleşen konserlerden görülebileceği gibi oldukça yeterli sayıda, özel, tutarlı, bilgili ve ilgili bir dinleyici kitlesine sahip. Özellikle yakın zamanda, İKSV ve Akbank Caz'a ait festival programlarının bu topraklardan ciddi sayıda isim barındırmaya başladıklarını görebiliyoruz. Ankara'da Altus, bu işleri sanat kaygısıyla yaparak Ankara'nın kültürel dokusunu yeniden canlandırmak için elini taşın altına koymuş gibi görünüyor. Şu açıktır ki, müzik özelinde sanat, talep olanı arz etmek kuralı ile çalıştığında bir tür hizmet sektörüne dönmekte ve sanat takipçilerini popüler dünya trendleri ile baş başa bırakmakta. Sanata, sanatçıya ve sanat severe hizmet ise sofistike, kaliteli işleri talebi az olma tehlikesi içerse bile arz etmekle mümkün. Bu arz daha önceden bu tür işlere bakir bünyelerde tahmin edilemeyecek talepler yaratabilme potansiyeline her zaman sahip.

Ankara Nordik Müzik Festivali'nin programına hızlıca bakmak gerekirse; 29 Ekim'de İsveçli Lars Danielsson ve dörtlüsü,  30 Ekim'de Norveçli Tord Gustavsen ve dörtlüsü, 31 Ekim'de de yine Norveç'ten Beady Belle grubu sahne alacak. En başta söylediğim gibi sofistike müzik diyebiliriz bu festivalin ana teması olan müzik türüne. Yani basit anlatımla, güzellikleri ayrıntılarda gizli. Şimdi tam da bu sebepten gelin programın ayrıntılarına bakalım - önce tanımlamaları yapalım, sonra da müzisyenleri tanıyalım: Bir çok kriter göz önünde bulundurulduğunda belki de hiç bir ekibin yaptığına caz demek çok kolay değil aslında. Malumunuz, Avrupa köklü bir klasik müzik kültürüne sahip ki bu bir çok müzisyenin eğitiminin klasik tabanlı olduğu gerçeğini beraberinde getiriyor. Klasik eğitimin disiplinlerini tamamlayan müzisyenler genellikle doğaçlamanın büyülü dünyası ile karşılaştıklarında caz dünyasına adım atmaktalar. Cazın doğduğu topraklardan farklı olarak, Avrupalı müzisyenlerin kulakları ana akım caz ile olduğu kadar, Radiohead'den Nirvana'ya, Beatles'dan Björk'e rock ile, Bach'tan Bartok'a , Faure'den Satie'ye kadar da klasik müzik ile dolu olduğundan sonuçta gerçekten de sınırlarını belirlemekte güçlük çektiğimiz, bize "Caz nedir?" tartışmaları yaptıran bir müzik türü ortaya çıkıyor. Kuzey Avrupa Cazı'nı anlamak içinse bu tartışmaya, kuzey özelinde, basit ama derin melodilerle yoğrulmuş Kuzey Avrupa folk kültürünü de eklemek gerekiyor. Sonuç olarak bu müziği, doğaçlama temelinde hemen hemen her türlü melodik örgüden beslenebilen, lirik, enstrümanın, müzisyenler arası uyumun ve kompozisyonun nüanslarına yoğunlaşan, sese olduğu kadar sessizliğe de önem veren ve cazın "swing"ini üstü örtülü olarak işleyen bir müzik türü olarak tanımlayabileceğimizi düşünüyorum.

Bir Kuzey Avrupa Cazı düşkünü olarak açıkçası “müzisyenlere gelince” dediğimde heyecanlanıyorum:


29 Ekim’de kontrbasta Lars Danielsson’u, piyanoda Yaron Herman’ı, gitarda John Parricelli’yi, davulda ise Robert Mehmet Sinan İkiz’i dinleyeceğiz. Lars Danielsson’u İsveçlilerin caz dünyasına kazandırdığı en değerli isimler arasında rahatlıkla sayabiliriz. Şimdilerde Avrupa’nın en melodik kontrbas sanatçısı olarak gördüğüm Lars Danielsson, 1980’lerden beri hem Amerikalı hem de Avrupalı çok önemli müzisyenlerle çalmakta ve albüm yapmakta. Charles Lloyd, Jack DeJohnette, John Scofield, Mike Stern bunlardan sadece bazıları. Melodik oluşunu aynı zamanda çok iyi bir viyolonsel sanatçısı olmasına bağlamak mümkün. Uzun süreden beri Avrupa’nın önemli müzik firmalarından biri olan Alman ACT’in en bilindik yüzlerinden biri. Sadece müzisyeni demiyorum; çünkü Lars Danielsson, bu firma dahilinde yapımcılık işleri de gerçekleştiriyor. ACT’den önce de ciddi sayıda albümde çalan Lars’ın diskografisini ve “line-up”ında bulunduğu albümleri burada alt alta yazmak bile koca bir sayfayı doldurur. Ankara’daki konser de en son ACT albümü Liberetto temalı olacağından ben sizlere kısa kısa ACT albümlerinden bahsetmek istiyorum. Lars Danielsson 2004 yılında Libera Me ile başlıyor ACT albümlerine. Daha çok orkestral jazz diye tanımlanabilecek bir albüm Libera Me. Bazı beste ve performansların dinleyiciyi kesinlikle bir oda orkestrası albümünde hissettireceğini söylemek mümkün. Albüm ismini de Fransız besteci Gabriel Faure’nin ünlü eserinden almakta. Özellikle albümün adını taşıyan parçada Lars lirik tarzını tüm etkileyiciliği ile ortaya koyuyor. Bu albümün kadrosunda kimler yok ki: Jon Christensen, David Liebman, Nils Peter Molvaer… Albümde Danimarkalı vokal Caecilie Norby’nin de müthiş bir vokal performansı var. 2005 yılında gelen Melange Bleu albümü bir öncekinden oldukça farklı. Piyano’da Bugge Wesseltoft’u ve gitarda Eivind Aarset’i gördüğümüz albüm yoğun bir elektronik doku üzerine kurulu. Lars Danielsson’un 2006 yılında İsveçlilerin bir diğer önemli caz müzisyeni ve ACT yapımcısı trombonist Nils Landgren ve vibrafonist Christopher Dell ile beraber doldurduğu Salzau Music On The Water ise Salzau Müzik Festivali’nde tamami ile açık havada Salzau Saray Havuzu üzerinde kaydedilmiş. Oldukça meditatif ve pastoral bir albüm.

2007 yılında gelen Tarantella ve 2009 yılında yayımlanan Pasodoble sanırım Lars Danielsson’un ününün gerçek manada hem Avrupa’ya hem de dünyaya yayılmasına sebep olan albüm. Özellikle Tarantella’daki Polonyalı müthiş piyanist Leszek Mozdzer’in dokunuşu, Amerikalı genç davulcu Eric Harland’ın organik ritim dokusu ve İngiliz fusion gitarist John Parricelli’nin katkısı Lars’a uluslararası bir albüm kazandırdı diye düşünüyorum. Pasodoble ile ise Lars Danielsson sanırım kendisine en yakın piyanisti bulduğunu düşünerek Leszek Mozdzer ile birlikte dinleyicilerine Avrupa Cazı’nın en sıkı duo albümlerinden birini sunmuş oldu. Pasodoble Lars’ın konsere gelinmeden önce kesinlikle dinlenmesi gereken albümü. Duo bir kayıt bana göre müzisyenlerin bütün performanslarını ortaya koyduğu tam bir meydan okuma. Müzisyenin neyi, nasıl, ne kadar farklı çaldığını ve bir diğer müzisyeni nasıl dinlediğini en rahat duo albümlerde görebilirsiniz. Lars’ın bütün bu bahsettiğim albümlerinde dinlediğiniz muhteşem melodilerin bir çoğunu kendi başına bestelediğini veya düzenlediğini düşünürseniz kendisinin aynı zamanda nasıl önemli bir besteci olduğunu da fark etmiş olursunuz. Lars’ın Leszek Mozdzer ve Zohar Fresco ile başka bir firmadan The Time adlı bir albüme sahip olduğunu ve yakın zamanda bu albümün devamı niteliğinde olan Polska’nın ise ACT’den yayımlanacağını hatırlatmak isterim. Lars Danielsson’un Ulf Wakenius, Iiro Rantala, Wolfgang Haffner, Youn Sun Nah ve Caecilie Norby gibi diğer ACT müzisyenleri ile canlı performanslar verdiğini ve albüm doldurduğunu da söylemem gerekiyor. Özellikle dinleme şansı bulduğum Ulf Wakenius ile olan duo konserlerinde hem ikilinin muhteşem uyumu hem de Lars’ın efekt ve loop katkılı solo performansı hala aklımdan çıkmaz. 


2012’ye geldiğimizde Lars’ın en son albümü Liberetto’yu görüyoruz. Bu albümün en kritik karakterlerinin başında Tigran Hamasyan geliyor. Caz ve etnik müzik kültürünü müthiş bir teknik kapasiteyle bir araya getiren bu genç yetenek yaptığı her işle caz dinleyicilerinin dikkatini çekmekte. Albümde davulda, piyanisti 5 sene önce aramızdan ayrılan efsane üçlü Esbjörn Svensson Trio’nun davulcusu Magnus Öström var. Magnus, 2012 yılında ECHO tarafından Avrupa’nın en iyi davulcusu seçilmişti. Tarantella’daki üflemeli katkısı Mathias Eick iken Liberetto’da Arve Henriksen karşımıza çıkmakta. Lars dünyanın bir çok farklı yerinde Liberetto albümü için konserler verdi. 2012 yazında İstanbul’da (piyanoda Yaron Herman’ın olduğu) verilen unutulmaz Liberetto konseri de bunlardan biriydi. Bu sene bu konseri Ankaralılar da dinleyecek. Konsere gelmeden Liberetto’yu dinlemenizde fayda var yani. 



Ankara'da da piyanoda Fransızların en yetenekli caz piyanistlerinden Yaron Herman bulunacak. Yaron Herman da Lars gibi bir ACT müzisyeni. Kendisini hem E.S.T. Symphony projesinde hem de kendi dörtlüsü ile dinleme fırsatı yakalamıştım. Yaron’u “Follow The White Rabbit” ve “Alter Ego” adlı ACT albümlerinden olduğu kadar, “Muse” ve “Variations” albümlerinden de dinlemek ve öğrenmek gerekli. 

Gitarda albümdeki gibi John Parricelli olacak. John Parricelli dışarıdan bakıldığında “neden onun yerine bununla çalışmamış ki” dedirtecek kadar ekipte çalması ilk aklınıza gelmeyecek bir fusion gitaristi. Ama Lars’ın inanılmaz müzikal bilgisi, çevresi ve çeşitliliği sonucu bizlerden daha çok bildiği ve bu müzisyenle de inanılmaz iyi bir uyum yakaladığı ortada. 
Davul’da Magnus’u izleyemeyeceksek olsak da, İsveç’te yaşayan ve bana göre en önemli davulcularımızdan biri olan Robert Mehmet Sinan İkiz’i Ankara’da dinlemek de büyük şans. Mehmet İsveç’te hem kendi kayıt şirketine sahip, hem Jacob Karlzon 3’ün davulcusu hem de Nils Landgren Funk Unit’in üyesi. Mehmet’i bu iki ekiple de dinledim. Teknik kapasitesi, çaldığı ekiplerdeki müzisyenler ile olan uyumu dikkat çekici. Kendisine ait “Checkin In” adlı bir albümü mevcut. Lars Danielsson’un bu üç müzisyenle vereceği konser ile ilgili beklentilerim çok yüksek.










30 Ekim’de Tord Gustavsen Quartet adı altında piyanoda Tord Gustavsen’i, davulda Jarle Vespestad’ı, basta Mats Eilertsen’i ve saksofonda Tore Brunborg’ı dinleyeceğiz. Tord Gustavsen Norveç’in en iyi piyanistlerinden. Trio, quartet ve ensemble formatlarında olduğu kadar vokal sanatçıları ile de albümlere sahip. Tord Gustavsen, Avrupa’nın başka bir önemli müzik firması olan ECM’in en önemli müzisyenlerinden. ECM firması ile olan hikayesi 2003 yılında triosu ile çıkardığı “Changing Places” albümü ile başlıyor. Sonraki yıllarda yapacaklarını ortaya koyan, sessizliklerin üzerine kurulu ve ayrıntılarla kaplı naif bir albüm “Changing Places”. Basçı Harald Johnsen ve davulcu Jarle Vespestad’tan oluşan üçlüsü ile yaptıkları 2004 yılındaki “The Ground” ve 2007’deki “Being There” de bu paralellikte albümler. Albümlerindeki bütün bestelerin sahibi olan Tord Gustavsen’in bence bu üç albümden rahatlıkla anlaşılabilecek özelliği üstünüze sürprizlerle gelmeyen, organizmanızla neredeyse yapısal olarak uyumlu besteler ortaya çıkarıyor oluşu. “The Ground”u dinlemek, sanki topraktan çıkıp gelmiş, yeryüzünün bir parçası gibi karşınızda duran Gaudi’nin Sagrada Familia’sına bakmak gibi. Tord Gustavsen özellikle triosu ile neredeyse sessizlik üzerine kurulu tarzda performanslar vermekte. Firmaları ECM’in de ses ve sessizlik dengesi üzerine felsefesi bu açıdan kendileri ile çok uyumlu. Özellikle bu tür kayıtlar konusunda uzman firma sahibi yapımcı Manfred Eicher, Tord Gustavsen ve tarzı için biçilmiş kaftan. Tord’un piyano çalışı konusunda dinlemeyenlere durumu aktarmak zor. Neredeyse bütün vuruşların arkasında, o kuyruklu yıldızın kuyruğundaki hayalperest çocuk gibi beklemekte. Konuşup da karşıdaki etkilensin diye bekleyenler gibi… Her bir nota kıymetli onun için. Çalındığı gibi de dinlenmeli. Davulcu Vespestad’ın oldukça hızlı ve dolu ritim hattının müthiş düşük bir ses seviyesinde gidebiliyor olması hayret verici. Bu tarz yüksek kontrollü davulcuların temiz seslerine karşı melodik olmayan eşlikler ortaya çıkarması tehlikesi içinde olmalarına karşın Vespestad performanslarında bu tehlikenin oldukça uzağında. Gerek fırça kullanımıyla gerekse varla yok arası gidip gelen “kick”leri ile adeta melodinin bir parçası. 

2009’da ensemble formatında kaydedilen “Restored, Returned” Tord Gustavsen’e ait benim dinlediğim ilk albüm. Kadın vokalleri – özellikle Norveçli olanları- çok önemserim. Dürüst olacağım, bu albümde Kristin Asbjørnsen özellikle “Lay Your Sleeping Head, My Love” performansı ile beni benden aldı.  Tord Gustavsen ensemble formatı ile daha sonra 2012’de albüm çıkaracağı dörtlü formatı arasındaki asıl fark çok keskin ve derin bir ses rengine sahip olan Kristin aslında. Davulda üçlüdeki gibi yine Vespestad, basta Mats Eilertsen ve saksofonda Tore Brunborg çalıyor. Bu albümle beraber hem davul hem de piyano daha kesin bir hale geliyor. Vokal etkinin tam tersi ile sonuçlanmasını bekleriz ama sanırım Asbjørnsen'in şarkı söylemek yerine daha çok beşinci bir enstrüman gibi parçalardaki tansiyon belirleyici etmen olması ile ilgili olarak durum hiç de öyle değil. Saksafon eklentisi, Tord Gustavsen’in üçlüden aklımızda kalan boşluklu müzikal dokusunun salınımı uzun, kasvetli ve bol nefesli Tore Brunborg ile dolması demek bence. Kontrbasta Mats Eilertsen’in oluşu davula destek niteliğinde daha “dövmeli”, tansiyonu yüksek ve etkileyici bir bas hattı veriyor bize bu albümde. 2012’ye geldiğimizde Tord’un dörtlüsü ile yayımladığı “The Well” ile karşılaşıyoruz. Albümdeki dörtlü tam da Ankara’da konser verecek dörtlü. Bu sebeple ekibin genel “sound”unu anlamak adına diğer albümler yoksa bile en azından “The Well”i edinmenizi tavsiye ederim. Albümün genel yapısı ensemble ile olandan çok da farklı değil aslında ancak genel duygunun biraz daha melankolik ve içe kapanık olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanında Tore Brunborg’un daha atak performansları ile karşı karşıya kalıyoruz. Tord Gustavsen Quartet bu konserde 2014’te yayımlanacak albümden de çalacaklarını haber verdi bizlere. Ayrıca sanırım “The Well” den önceki bir çok albümden de bilindik besteleri çalacaklar.




Norveçli vokal Beate S. Lech öncülüğünde 2001 yılından beri albümler yapan grup Beady Belle (Erik Holm: Davul Marius Reksjø : Bas Gitar, Jørn Øien : Rhodes), aslına bakarsanız, festival program duyurusundan önce hakkında çok az bilgi sahibi olduğum bir ekipti. Norveçli ve İsveçli caz vokalleri çok yakından takip etmeme rağmen Beady Belle diğer bir çok ismin yanında hem arşivimde yer bulmamış hem de google arama kutucuğumda pek yer edinmemişti. Ankara Nordik Müzik festivali vesilesiyle kendileri ve müzikleri hakkında biraz fikir sahibi olma şansı yakaladım. 

Beady Belle, Beate S. Lech’in grubun hala basçısı olan eşi Marius Reksjø ile çalışmaları ve Bugge Wesseltoft’un katkıları ile 2001’de ortaya çıkıyor. 2001 ve 2005 arası yapılan albümlerde elektronik katkı dikkat çekmekte. 2005’te gruba davulcu Erik Holm katıldıktan sonra çıkılan turnelerde Jammie Cullum’un dikkatini çeken ekip ününü arttırıp Cullum’un ön grubu oluyor. Beady Belle, 2008’deki Belvedere albümü ile müzik türlerini “soul” türüne kaydırdıktan sonra biraz daha dünyaya açılma şansı buluyor. Beate S. Lech, 2010’daki albüm Welding Bridge’ı eski ve yeninin sentezi olarak görüyor. Öyle görünüyor ki albüm bir çok “genre” ve tarzın etkisi altında. Beady Belle’in son albümü Cricklewood Broadway ise 2013 Ocak’ta çıkıyor piyasaya. Beate S. Lech’in albümdeki düz ve anlaşılır vokal karakteristiğini beğendiğimi söyleyebilirim. Parçalarda ritim hattı basit, sade ve vurucu seçilmiş genel olarak. Elektronik katkı yoğun. Norveç donukluğu görülmekle birlikte genel itibari ile yapılan müziğin pek Norveç Vokal Cazı kapsamında gerçekleştirilen diğer çalışmalarla ilgisi yok. Albümlerin hepsi Jazzland firmasından. Bu konseri en az Ankara dinleyicisi kadar merakla beklemekteyim.

Özetle, hem iyi programını, hem uygun bilet fiyatlarını hem de Ankara’nın kültürel geleceğine vereceği faydaları düşündüğümde, Ankara Nordik Müzik Festivali’nin, Ankara ve yakın şehirlerde yaşayan dinleyicilerin katılımını hak ettiğini düşünüyorum. Köklü ve iyi festivallerimize sahip çıktığımız gibi kentimizin yeni ve güzel festivallerine de sahip çıkalım derim ben.